Thursday, September 19, 2019

Yanılgı

Evet geceyi yarılayıp loş ışığı da yaktığıma göre bi şeyler karalama vakti gelmiş demektir. Bir iki döngü de Çamur'dan Sergüzeşt parçasını dinlemişim bi güzel. Suriyeli komşularım da bugün biraz sessizler, sanırım misafirliğe gittiler veya misafirler bugün gelmedi. Neyse konumuza dönersek.
Diyelim ki Moda'da geziyosun. Adaları gören yüksek tavanlı şık apartman daireleri. Muhit güzel ambiyans güzel. Balkonları da süslü püslü. Zevk sahibi oldukları sanata aşina oldukları perdesiz pencerelerinden görülüyor. Gerçi deniz/boğaz manzarası dururken bu evlerde televizyonun seyredildiğini görmek hep biraz içimi burmuştur ya neyse. Neyse ne diyoduk. Ha kapıda son model araba. Parasal anlamda sıkıntısız insanların yaşadığı çok belli. O anda "Ulan hayat da bunlara güzel ha" repliği insanın içinde beliriyor gayriihtiyarı. Haksız da sayılmaz hani. 500bin dolarlık evde 100bin dolarlık eşyayla ve kapıda da 50bin dolarlık arabayla bezeli bir yaşam göz kamaştırır bir nebze. Bunda yalan yok. Benim itiraz ettiğim nokta bu insanların bu imkanlara mirasla ya da piyangoyla erişmiş oldukları yanılgısı.
Ne bileyim belki adam yıllarca üçüncü sınıf ülkelerde ataşelik yapmıştır, ya da gençliğini laboratuarlara gömmüş yetkin bir kimyagerdir, belki on saatlik ameliyatların doktorudur.. Yani tamam bir servet edinmiş ama bu serveti kolay edindiği ne malum. Bir makale için altı ay izin alıp hücrevari kabine kapanıp gecesini gündüzünü bi konuya adayan akademisyenler var. Ya da okyanus aşan kaptanlar falan. Yani o mülkleri edinenlerin de en az bir fakir kadar çile çekmedikleri ne malum. Ticaret bile yapıyor olsa o bile iflası göze almış parasını riske etmiş demektir. O da takdire şayandır. Demem o ki bir şarapevinde bin dolarlık şarap açıp son derece mutlu görünen adamı da kınamamak lazım. Belki aylar süren bir M&A operasyonunu başarıyla sonuçlandırmış bir avukat, muhasebeci veya ceo'dur. Çok ter dökmüş, stres yaşamış belki uykusuz geceler geçirmiştir.
Tabi bir dizide ucuz pozlar kesip sırf görüntüsünden iyi paralar kaldıranlar da var ama onlar da her an yeni projede yer almamanın, papucu dama atılmanın vs kaygısını yaşarlar.
O yüzden böyle muhitlerin özellikle de yaşlı sakinlerini ayıplamamaya ve onlara çok da özenmemeye çalışıyorum. Sonuçta bi şeyler edinilmişse de bedeli peşin ödenmiştir gerek eğitim gerekse de efor sarfedip, risk üstenip, eser üretilerek.
Tam bu sırada komşunun küçük çocuğu arapça ağlıyor.

Sunday, September 15, 2019

30 yaş sendromu var mı yok mu

30 yaş sendromu. Böyle bir şey sahiden var mı yoksa psikologların uydurduğu bir metafor mu. Bence yok. Peki hiç mi yok. Şöyle var. Diyelim 30 yaşına geldiniz ve bir mesleğiniz yok. Ya da mesleğiniz var da iş bulamadınız işiniz yok. Buyrun sizi bunalıma şurdan alalım. Tamam da bir insanın işi yoksa ve bundan sebep bunalımdaysa bunun yaşla ne ilgisi var. Sonuçta 20sinde de olsa 40ında da olsa kişi iş aradığı halde işsizse zaten otomatikmen bunalımdadır da. Ha denebilir ki 40ındakinin yatırımı iradı falan vardır ordan idare eder, 20sindeki de pederden destek görür kısmen falan. Olabilir. Ama bu halde bile o kişi bunalımdan azade değildir yani bu da böyle biline.
30u bunalımlı yapan şudur biraz. Artık baba olmak istersiniz anne olmak istersiniz, bi yuvanız düzeniniz olsun istersiniz ama olduramazsınız çoğu zaman. Kafanıza gönlünüze göre eş bulamazsınız, garantili iş bulamazsınız. Aileniz de sizi anlayacağı yerde sanki siz gönülsüzmüşsünüz gibi pres yapmaya başlar, iş yönünden de adınız balta ve sapla aynı cümlede geçmeye başlar falan can sıkıcıdır bunlar tabi. Kolayına bugünden yarına savamazsınız da başınızdan. Konu hep güncelliğini korur bi şekilde.
30u bunalımlı kılan bir diğer şey de diyelim görece iyi bir fakülte bitirdiniz ama gerek kriz gerekse başka sebeplerden atanamadınız ya da iş bulamadınız. Orta okulda iş beceremez diye sanayiye ne bileyim çıraklığa verilen tanışlarınızın mekan işlettiğini passata bindiğini falan görürsünüz. Çocuğunu da sever bi güzel karşınızda. Ev muhabbeti açar araba muhabbeti açar. Siz öyle apışıp kalırsınız. Markette 6lı yumurtanın 2,75 lira olduğunu bilmenin hüznüyle. Adamın Tolstoy'dan haberi yoktur fotosentez desen o ne der ama para ondadır. Toplumda makbul kişidir. Teyzeler için ideal damattır. Yine de bilen olmayı hiçbir şeye değişmem de sonuç olarak 30larında entelektüel bir işsiz olmak herkes için zordur.
Bir de şunu anlıyor oluyorsun. Hani vardır ya bilgisayar oyunlarına kafayı takan tipler kulağında kulaklık, online savaş-strateji oyunu falan. Ya da dostlarla her akşam kafayı çeken akşamcı tipler. Ya da elinden gelse 7×24 okeye gömülecek tipler. Bunlar bi süre sonra mallaşıyor genelde kendileri fark etmese de. Tabi kınamış olmayayım da. İşte böyle kendi kendini uyuşturanları anlıyor insan. Çünkü her an kendiyle yüzleşmek, otuzunda bir hiç olduğuna şahit olmak bünye için zor bir sınavdır.
Sonuç olarak 30lu yaşlar hem güzel hem zor yaşlardır. Eğer işsiz ve gelirsiz hatta Allah korusun geleceksizsen her yaş zordur.
Kuvvetli bir iman ya da belki tutarlı sağlam bir hayat görüşü olmadan atlatılması bence çok zor.
Şu da bir gerçek ama. Bunalıma katkısı var mıdır yok mudur emin değilim de 30larla birlikte gençlik ışıltısı ve o güzellik hafiften demir almaya başlıyor. Göz göre göre gidiyor canına yandığım. Tabi tipin oturaklaştığı da oluyor da 20lerdeki o canlı kanlı yüz kalmıyor. Kırışıklıklar, seyrelmiş saç ve kilo valiziyle gelip usul usul kurulmaya başlıyor simanıza. Bunu bilmek ve kabullenmek acı verse de kaçarı çaresi yok.

Pardon ama

En baştan yazayım, bana kalırsa 200bin tlden ( ya da 40bin dolar) dan daha pahalı arabaya binmek şovdur, görgüsüzlüktür. Yani tabi beni ilgilendirmez de kimin neye bindiği yine de cehaletin dışavurumu gibi gelir bana.
Araba bi ihtiyaç ona kimse itiraz edemez. Binek sonuçta, her devirde de ihtiyaç olagelmiştir. Ama diyelim ki 200-250 bin segmentinde bi araban var. Kliması, hava yastığı, yokuş kalkış desteği, otomatik vitesi vs E daha ne arıyosun ki sen daha. Hayır yani 100kmye 10 saniyede çıksan nolur 7 saniyede çıksan nolur. Aradaki 3snyede sanki neyi halledeceksin de hesabını yapıyosun. Diyelim ki pahalı olanı 370 basıyor. Peki o hıza kim ulaşabilir. 200ü aşmak bilinçli taksire girer hatta bence. Kamu güvenliğini de tehlikeye atmış olursun zaten eğer trafiğe kapalı alan değilse. Ya da intihara teşebbüs de denebilir. Yani ne gerek var o kadar parayı bir arabaya vermeye. Tamamen ben zenginim deme yöntemi.
Diyelim 3milyar tllik servetiniz var. Ve bunu görgüsüzce milletin gözüne sokmak istiyorsunuz. Çünkü başka türlü bir anlamlandırmaya yabancısınız. Görgünüz kalibreniz yetmiyor buna. E sokaktan geçeni de eve davet edip altınlarınızı servetinizi ayakkabı saat koleksiyonunuzu gösteremeyeceğinize göre.. Napacaksınız mecbur lüks araç alıp milletin gözüne sokacaksınız ki varlığınız anlam bulsun. Yoksa başka türlü kendinizi bir hiç olarak hissetmekten kurtulamayacaksınız. Ki hala bi hiçsiniz ya neyse. Gerçi şimdi instagram çıktı yediğini içtiğini gezdiğini de paylaşıp var olduğunu kanıtlamaya çalışanlar var da yine de araba daha ideal yöntem bunlar için. Sonuçta mobil bir şey, köye bile götürüp hava atma ihtiyacını giderebilirsin.
Ha peki napsın o parayı. Kardeşim çok paran varsa git bir işletme aç sayende iki üç kişi ekmek yesin. Bi kaç başarılı çocuğa burs ver. Özel hoca tut yeni dil öğren. Ne bileyim varlığına değer katmak için kendi iç dünyana yatırım yap. Yatırım yapıp ekonomiye can suyu ol, istihdam yarat. Yine iyi arabaya bin ama aşırıya kaçıp çiğliğini de ifşa etme. Gene de serbest piyasa tabi.

15bin

Düşündüm de 15bin gün sonra ben nolacağım acaba, çevremdeki insanlar, dünya.. Eğer yaşıyorsam 80ler civarında olurum. Her şey yolunda gitmişse evlenmişsem falan da muhtemelen torun seviyor olurum. Her gün düzenli tükettiğim bi düzine ilaç. Annemgil falan göçmüştür muhtemelen çoktan. Teyzeler, bir sürü kuzen hepsi gitmiştir. Bugünki dostlar da kimbilir nerdedirler ya da ölmüşlerdir onlar da. Allahım ne büyük yalnızlık. Bugün bildiklerim belki yanlışlanmıştır ya da unutmuşumdur bir kısmını. Heybemde pişmanlıklar tevbeler de vardır illa ki. Dünya sevgisi azalmaz muhtemelen de yine de öbür tarafa bi yakınlık hissediyorumdur heralde. Neticede tüm eş dost orda. Şu anki borçlarım zamanaşımına uğramıştır illa ki. Tabi zamanaşımını kesen, durduran durumlar gerçekleşmemişse. Hocalar, fakülteden arkadaşlar, bugünün zenginleri, ünlüleri çoktan tarih olmuştur. Şimdiki son model arabalar da müzelik olmuştur. 15bin gün sonra bugün. Şimdilerde beğendiğimiz özlemini çektiğimiz kadınlar ölmemişlerse çirkinleşmişlerdir. Akıllı telefon dediklerimiz daktilo mesabesine inmiştir. Bir gün daha yaşamak en büyük dileğimiz olmuştur. Ya ilerlemişizdir ya da bir bardak suya hasret çorak bir dünyayı miras almışızdır kendimizden. 15bin gün. Aslında çok büyük bi sayı da değil. Tane tane geçer gelir.
Ne tuhaf şey ya. Topu topu 15bin gün sonra bugünki her şey anlamını yitirmiş oluyor. Tabi iyilik, güzel ahlak, erdem bunlar kalır da ne bileyim göze tene hitap eden şeyler hurda. 15bin gün için mi bunca çaba. Çaba hadi neyse de aldatma, hile, cebir.
Sayıya vurunca anlamsızlaşıyor.
Yine de hayatı mücadele güzelleştiriyor. Doğru yolda dervişane sebat etmek, şükretmek. Sonu belli de olsa sonlu da olsa hayat filmini güzelinden çekmek paha biçilemez.

Friday, September 13, 2019

Biraz kişisel olacak ama

Kendimi artık bütün zevkleri tatmış ve bıkmış gibi hissediyorum. Sanırım 20li yaşlarımda her şeyi çok hızlı tükettim ve tükettikçe de tükendim. Hani bir kıyafeti çok beğenirsiniz de onu giyince ortamların en on numarası olacağınızı düşünürsünüz. Gün gelir nasip olur giyersiniz de ama hiçbir şeyin değişmediğini görürsünüz. Sonuç koca bi disappointment. Dediğim şey de aynen öyle. En güzel manzaralar, pahalı giysiler, lüks mekanlar, cool ortamlar, ünvanlar, ne bileyim her şey ama her şey. Hiçbiri hayata anlam katamıyor. Tutkulu aşklar, çapkınlıklar, müzikler, eğlenceler ve sınırsız özgürlük.. Hiçbiri çok da matah değilmiş. Belki de eksikliğinde gözümde büyütmüşüm de sonra yaşayıp anlamsızlığını görünce bu hayal kırıklığı kalmış elimde. Şu an galatada yüksek tavanlı tarihi evimde yatağımda oturuyor olsam ya da boğazda tribleks yalımın serin bahçesinde sandalyeme kurulmuş olsam.. hepsi şu anki evimle bir bence. Hiçbir farkları yok. Dışardan bakan nadanlar farklı sansa da yok. O yüzden hiçbir şeyi tutkuyla arzu etmemek gerektiğini, hırsın bu kısa ömür için tamamen gereksiz olduğunu gördüm. Plazalar da gördüm villalarda da vaktim geçti, hiçbiri mutluluğun ve içsel tatminin garantisi değilmiş bilhakkın anladım. Önemli olan içsel derinleşme ve ruh duruluğunu hep korumaya çalışma. Gerisi hikaye.

Thursday, September 5, 2019

Doktorlar neden mutsuz?

Bu sorunun bendeki cevabı şu: Hepimiz biliriz ki içindeki potansiyeli ortaya çıkarmak kişiyi mutlu eder. Uçmak kuşu mutlu eder ya da saatte yüz km hıza erişip geyiği avlamak da çitayı. Ya da şöyle diyeyim, farzedelim parlak bir öğrencisiniz. Sağlam çalışmışsınız. Denemeye girince 120 soruda 110-115 net yapmak sizi mutlu eder. Çünkü potansiyelinizin ortaya çıkması başlı başına bir mutluluk sebebidir. Koç ailesinden de olsanız, para kariyer ihtiyacınız olmasa bile bu mutluluğa engel değildir bu.
Gelelim doktorların durumuna. Bi an için şöyle bir manzara hayal edelim. BMW'nin Berlin'deki merkez ofisinde çok kritik bir toplantıdasın. Toplantının konusu da yakıt tasarrufu sağlayan yeni motor tipinin aşılamayan birkaç handikapına çözüm getirmek. Her ırktan milletten üst düzey mühendisler teknikerler ne bileyim iç mimarlar designerlar developerler orda. Sunumlar yapılıyor, tartışmalar dönüyor, sorular itirazlar vs. 500 milyon euroluk bi yatırımın fikirsel altyapısı oluşturulmaya çalışılıyor. Sen de ordasın, görüşlerin önemseniyor, çürütmeye çalışanlar var ya da elinde güçlü veriler var falan. İşte bizdeki doktorların ekserisi böyle bir toplantıda aşık atacak kişiler olmaya namzet. Ama onlar napıyorlar.
Anadolunun daģlar ardında ücra bir beldesinde tek katlı sağlık ocağında, ekipmansız bi masa bi sandalye. Basit hastalara rutin ilaç yazmakla, komplikeleri ilçeye sevk etmekle, menapoz teyzelerin içi geçmiş amcaların triplerini çekmekte, hayatını 8-5 idame ettirmektedir. Boş vaktinde sosyal medya belki bi yabancı dizi.
İşte mutsuzluģun nedeni bu. Bu doktor aslında international ultra kıdemli bir kişi olup potansiyelini ortaya çıkarmak yerine kendi kapasitesinin çok altında bir işi yapmakta olduğu için mutsuz oluyor. Çünkü potansiyeli kabiliyeti temerküz edemiyor, ışıldayamıyor. Ha alanında çok iyi bir doktor olabilirse tekrar mutluluğa kavuşabilir belki ama o hantal hayat onu bu yoldan da alıkoyuyor zamanla. Memur bir adam olarak mutsuz bir yaşantı ya da bu duruma alışmak kaderi oluyor sonra.

Thursday, August 22, 2019

Çalışkan tipler

Burada çalışkan tipleri sınıf sınıf ele alacak değilim. Sadece üniversiteye başladığım ilk yıllarda beni şaşırtan bir durumu anlatayım. Zaten yeri gelmişken de "hayretini hiç yitirme" diyerek sosyal mesajımı da vermiş olayım. 
Tabi insan anadolunun görece kapalı bir toplumunda yetişince ne yazık ki bagajında pek çok önyargı da biriktiriyor. Bu hep böyle değil, hele şimdilerde teknoloji ve iletişim çağında önyargısız yetişmek de mümkünse de önyargı insana zor anlarda çabuk karar verme imkanı verdiğinden pek çok insan pek çok konuda önyargıya sahip. Benimki önyargı da sayılmaz aslında. Belki biraz peşin hüküm. 
Durum şuydu, üniversitede kütüphanede saatlerce pür dikkat ders çalışan mini etekli, ful makyajlı kızları görünce şaşırmış mıydım tam hatırlamıyorum ama şimdi düşününce şaşırmış olmam lazımdı o halimle. O nasıl bir azimdi. O nasıl bir program hazırlayıp onu en iyi şekilde uygulama mücadelesiydi öyle. Hele başarılarını gördükçe, yüksek notlarını, aldıkları kabulleri, dolgun cvlerini.. Yani nasıl oluyodu. İmaj olarak partilerden kuaförlerden ne bileyim plajlardan başka hiçbir şeye vakit bulamayacağını düşündürten kızların bu harikulade azimleri beni hem şaşırtmış, hem mutlu etmiş hem de biraz utandırmıştı. Sonraları pek çoğunun başarı hikayelerini duydum gördüm. Gıyaplarında kendilerine gıpta ettim hayran kaldım. Hayvanlara doğaya ve muhtaç insanlara karşı duyarlılıklarını görünce insaniyet namına onlardan çok şey öğrendim. Hafifmeşreptiler ama çok da şahane insanlardılar. Hepsi böyleydi demiyorum ama böyle çoğuna denk geldim. O yüzden kimseyi görüntüsüyle yargılamamak gerektiğini, önce tanımak gerektiğini yaşayarak öğrenmiş oldum.

Wednesday, August 21, 2019

Acaba diyorum.

Acaba diyorum şu anki zamanda değil de başka bi dönemde dünyaya gelseydik nasıl olurduk. Mesela hitler dönemi almanyasında. Bi ss subayı mı olurduk yoksa kapılara çarpı atan bir nazi fanatiği mi. Yahudi komşusunu saklayan vefalı bir alman mı, gaz odası memuru mu hitleri dinlerken coşan stadyumları dolduran birisi mi..
Atatürk döneminde yaşasak la bu kim ya cumhuriyet diyo bi şeyler diyo mu derdik yoksa biz de mi o yola baş koyardık. Çatır çatır cephede savaşanlardan mı olurduk yoksa bana ne ya bi daha mı gelicem dünyaya deyip bi bahaneyle sıvışmaya mı bakardık.
Asrı saadette bir sahabi mi olurduk Uhud Bedir çarpışan, takvasını takınan. Yoksa bu yeni din de neymiş ne güzel içip eģleniyoduk, yenebilir putlarımızla portable takılıyoduk mu derdik.
Nuh'un kavminden olsak gemiyi seçerdik yoksa ben bi çaresine bakarım hadi uğurlar olsun mu derdik.
İbrahimi putları devirmiş görünce yaşa be mi derdik yoksa kim bu tekerimize çomak sokan mı derdik.
Lut kavminde acaba o fiilden tiksinir miydik yoksa taş kesilenlerden mi olurduk.
Musa döneminde acaba onunla mı olurduk yoksa firavuna takılma kolaycılığını mı seçerdik.
İsa'nın doğumunu bir mucize olarak kabul mu ederdik yoksa iftira korosuna mı dahil olurduk.
Şimdi burdan bir bütün olarak bakınca her devrin imtihanı nevi şahsına münhasırmış sahiden. Ağırlık olarak tartınca da hepsi neredeyse denk. Kaybedeni bol kazananı nadir. Yine de ahir zamanın imtihanı hepsinin bi karması gibi. Ağırlık olarak da bence denk denebilir. Ben yine de bu dönemde dünyaya gelmekten mutluyum. Sonuçta önümüzde bi Peygamber var tahrif edilmemiş bir kitap sahabi ve ehli beyt. Sağolsun matbaanın ve diğer yayın organlarıyla doğruyu seçebiliyoruz da. İlim irfan da gelişkin. İyi böyle ya ben memnunum şükür. Allah utandırmasın.

Tuesday, August 20, 2019

Tıpta sınıfta kalmak

Çoğu kişi hele bi kazanalım da varsın kalalım şarkısını söylese de kazın ayağı hiç de öyle değil. Emin olun sıkı bi çalışmayla bi şekilde kazanıyosunuz ama sıkı da çalışsanız muhtemelen kalıyosunuz. Malumunuz tıpta dersi alttan alma durumu yok. Dönem sonu gelince 60 ve üstü ortalamaya sahip değilseniz aynı yılı baştan tekrar okuyosunuz. Ama bir farkla, artık kural olarak devam zorunluluğundan muafsınız. Peki bu yıllık sistem niye getirilmiş ki. Yani biyoistatistik yüzünden kaldıysam ya da biyofizik niye tüm derslerden başarısızmışım gibi koca yılı dayıyosunuz ki. Halbuki salt o derslerden sorumlu olup alttan alınca bi sonraki dönemde iyi notlarla vermek işten bile değil. Neyse tıp disiplini, insan hayatı, yoğun eğitim deyip sineye çekiyoruz bunu da.
Gelelim handikaplara, derse girmeye mecbur değilsin ama acaba girsen mi. Ya hoca derste bir püf noktadan bahseder de o kısım sınavda çıkarsa. Ama dönem içinde de dersi ekip paşa paşa geçenler olmuştu. Demek ki katılmak şart değil geçmek için. Peki ondaki görsel hafıza kapasitesi sende yoksa. Bi daha mı kalacan. Of of. Bi de işin finansal boyutu var. Şu an bi dr ortalama 7bin alıyorsa kafadan yıllık 84bin içerdesin. Tekrar kalırsan 170bin. Temiz para. Eş dost anatomide kaslara fizyolojide diğer konulara daha cool konulara geçmişken sen yine biyokimyanın dehlizlerinde boğul. Sevmediğin hocaların dersine sesine maruz kal of. Elemanlara alışmışken şimdi yeni insanlarla tanış. Bu kısımdan pek şikayetçi değilim esasen. Sonuçta geneli hoş insanlar. Muhtemelen kontenjan artmıştır. Daha bi havasızlıkla mücadele et. Bunu bi de evdekilere açıkla.
Peki şahsi fikrim. Aynı dersleri işleyecek olmak gazı kaçmış kola tadı verebilir ama kısmen geçmesi kolay olur diye umuyorum. Hayata geç kalmak diye bi şey yok, hayat bi yere kaçmıyor. Yıllar da su gibi akıyor. O yüzden tekrar da edilse okul da uzasa bunlar dert edilecek şeyler değil. Sen sevmeye bak. Dersi, öğrenmeyi, hayatı, insanları.. Hiçbir şey dert edilmeye değmiyor. Önemli olan ilkeli olmak ve tam zamanlı mücadele etmek. Vicdanen rahatsan gerisi teferruattır bebeğim.

Monday, August 19, 2019

Biz mi yaşadık?

Hayat ne garip ya gerçekten. Şimdi loş bir odada tek başıma anadolunun kendi halinde bir şehrindeyim. Ama.. Aması var bir de bunun.
O bebek sahilde yürüyen ben miydim belki binlerce kez. İstinyeden beşiktaşa yürüyen. Aradaki japon bahçesini gezen. Ünlülerle rastlaşan, köpeğini gezdiren sportif taytlı mega zenginlere aşina olan. Şileplerin oluşturduğu dalgaların sabırla sahile yollanmalarını izleyen. Sahildeki seyyar çaycıdan taze simit bayat çay alan. Yürüyen yürüyen.. Bi gün sağlamından param olursa şu balık restoranlarını elden geçiricem diye hayal kuran. Cumartesi akşamı taksim heykelinin ordan bir sel gibi akan istiklal kalabalığına mest olmuşçasına dahil olan. Hiç bir partiye davetli olmasa da, yanında bir bara girmesi için lazım olan dam bulunmasa, zaten alkol kullanmasa da bu kalabalığa eşlik etmekten müthiş zevk alan.. Cebinde tavuk döner-ayrana anca yetecek parası olsa da, Can kitapevini sanki 3-5 kitap alacakmış gibi iştahla gezen karıştıran.. Gerçi kitabı bi beğenelim de kütüphaneden zaten alırız. Tünele varıp ordan u dönüşü yapan.
Aslına bakılırsa bunlar o yıllarda çok rutin aktiviteler. Ama insanın yaşı 18-23 arası olunca aşırı keyif veriyor niyeyse. Biraz da aktüel olmalı sanırım. Misal hilmi yavuz'u görmüştüm de bi keresinde, ne kadar mutlu olmuştum. Halbuki yanımdan öylece geçip gitmişti vitrinlere baka baka. Yaşla gençlikle biraz da ilgi alanıyla alakalı sanırım o gereksiz sevindirik hal. Sonra beşiktaşın çarşısı sahili kitapevleri. Bunları ben mi yaşadım ya. Hiç inanamıyorum. Keşke eski günleri kavanozlayıp kaldırabilsek turşu gibi. Bazılarının resmi var ama. İnsan yine de inanamıyor o günleri yaşadığına. Tıpkı bir hayal gibi, unutulmaya yüz tutmuş rüya gibi. Zamanın geçmesi güzel de bi yerde, sonuçta acıları öfkeleri silip süpürüyor bulutları dağıtan rüzgar gibi ama. Ama o güzel günleri nereye götürüyor hiç bilen yok. Güzeldi, mutluyduk hala da görece mutluyuz da. Demek ki başka oluyomuş sahiden de. 18-25 yaş aralığının enerjisi, kendinden menkul sevinci. Anın kıymetini bilmek lazım da bilsen de bilmesen de mazi oluyor. Şu an 70 yaşında olsam demek ki daha fena olacaktı. Tonlarca tonlarca anı. Var yaşanmış ama yok da gibi. Yazsan da kayıt altına alsan da ne fayda.
Her neyse demem o ki, o eski güzel günleri benim yaşadığıma, o şahane yerleri benim gezdiğime, o güzel insanları benim tanıdığıma hatta dokunduğuma hiç mi hiç inanamıyorum. Zaman ne sihirli bir mefhum. 

Saturday, August 17, 2019

Tıpçı handikapı

Tıpçılara uygulanan şiddet kınanmayı fazlasıyla hak ediyor. Bu tartışma dışı bir konu. Değil tıpçı hiçbir meslek erbabı yaptığı işin muhataplarınca ya da onların yakınlarınca şiddet, taciz, tehdit vs görmemelidir. Buna engel olmak ve yaptırımlar getirmek, halkı bilinçlendirmek yetkililerin asli görevlerindendir.
Bunları dedikten sonra tıpçılara biraz da eleştirel bakalım şimdi de. En baştan başlarsak. Bir fen liseli. Müthiş bir analitik yeteneğe sahiptir, hangi işe el atsa piri olur. Adamakıllı yetiştirilse mis gibi bilim adamı olur, oxfordlardan stanfordlardan kabul alır. Nobel kovalar bildiğin. Ama bizde noluyor, işsiz kalırım olmadı ucuza çalıştırılırım kaygısıyla -ki haksız sayılmaz- gidip tıp yazıyor. Şimdi bu çocuk naptı, lisede yalnız kendi gibileriyle takıldı. Zaten o okulun kontenjanları da az. Mutludur halinden de memnundhr. Kalabalık ihtiyacını da twitterdan instagramdan karşıladı. Ama kimsenin hayatına dokunmadı derdini dinlemedi şehir/ülke gezmedi. Sosyal sorumluluk projesine katılmadı. Kimseye dokunmadı yani. Bilimin gediklisi hayatın cahili bi yerde. Kendi küçük dünyasında test çözüp kitap bitirip denemelere girdi. Bunlar da az şey değildir gerçi de.
Sonra tıp seçti. Belki kendi yaşadığı ildekini. Müthiş bir ders yükü. Hafta içi hemen her gün 8'den 3'e devam zorunluluğu olan derse girdi. Akşam da öğrendiklerini pekiştirmeye çalıştı. Aldığı slaytları yaladı yuttu. Yine çevresendike üç-beş kişiyle takıldı. Kantinciyle bile muhatap olmadı. Hoca dedikodusu, ders muhabbeti hepsi o kadar. Ailesi ve birkaç arkadaşıyla zirvedeki yalnızlığını devam ettirdi. Sevgili de yapmadı ya da yapamadı. Ve mezuniyet geldi çattı.
Kuralar çekildi, hiç tahmin etmediği bilmediği bi yer çıktı. Zaten az olan üç beş arkadaşından da ayrı düştü. Gittiği yerde ucuz ruhlu insanların eğlencesi olan dedikodu gırla. Kendini uyanık zanneden halkla aynı odada birebir iletişim durumu doğdu. Kimi rapor ister kimi ilaçlarını yazmasını..Tabi bu arada maaşlar tıkır tıkır yatar +5bin. Harcayacak yer de olmadığından bankada birikir. Akşamları da TUS'a bakmak lazımdır adam gibi bir yerde çalışmak için. Ve doktor yerine konmak için.
Bu kadar yaşanmış hikaye yeter, şimdi sonuçlara gelelim
-Tıpçılar liseden itibaren halktan izole yaşıyorlar belki mecburen. Bu yüzden iletişim yetenekleri iyi gelişmiyor.
-Ders yükünden kitap okumuyor tiyatro sosyal proje ve gezilere dahil olmadıkların kültürel anlamda fakir kalabiliyorlar
-Mezun olur olmaz iyi gelire kavuştukları için alt sınıfla empati kurmakta zorlanıyorlar. İş aramayı, kovulmayı, patron baskısını, aile çevre baskısını, ay sonunu getirememeyi, faturaları dert etmeyi, kiraların fahişliğini bu gibi can sıkıcı konuları hiç tecrübe etmediklerinden halka yabancılaşıyorlar
-Halkı küçümsemeye başlayabiliyorlar
-Hep hasta gördüklerinden acıya duyarsızlaşabiliyor, empati yeteneklerini kaybedebiliyorlar.
-Ruhsal altyapıları yetersiz olduğundan interne, yeni asistana (lakap bile takılmış "çömez" diye) manevi şiddet uygulamakta beis görmeyebiliyorlar.
-Eleştiriye kapalı olabiliyor, hatta tenkidi hakaret sayabiliyorlar.
-Mesleki ilerlemeyi angarya addedebiliyorlar.
Sonuç olarak doktorlarımız kıymetlidir ama bazı eksikleri de kanaatimce yok değil. O samimiyet ve sıcaklığı hiç yitirmemeleri temennimdir. Burda bahsettiğim kusurlardan uzak nice doktorlar da vardır bilirim. Her şeyin en iyisini hedeflememiz dileğiyle..

Saturday, August 10, 2019

Zamane argümanları

Geçmişe özlem bende yoktur. Güzel yaşandı, güzelce uğurlandı diye düşünürüm. Zaten kadrini bilip nezih bir ayrılıkla noktalanmışsa artık fazla bir özlem de duymam nisbeten gidene. Zaten eskiyi anımsarken iyi yanları hatırlar kötü yanlarıysa unutmuş oluruz çoktan. Kendi anımsadıklarımı yazayım buraya.
Sabah 7de klip saati vardı. Aktüel şarkılar yayınlanırdı burda. Kah hareketli kah slow. Bir saat falan sürerdi. Sırf bunu izlemek için erken uyandığımı bilirim. Ama müzikalitemize de katkı sunduğu bir gerçek. Arada bir gelen seyyar dondurmacı. Para yerine para eden eski şeyleri de kabul ederdi bu yaşlı adam. Her yıl ölmemiş olmasına şaşardım. Komşu çocuklarının kuzenden akrabadan çok da bi farkı olmazdı. Ne zaman tanıştığımızı bile hatırlamazdık. Yazları kuran kursu keyifliydi. Büyüklerin verdiği vazifeyi hakkıyla yerine getirmek de haz sebebiydi. Kediyi ve tavuğu ayrı severdik. Köpekleyse biraz resmiyet vardı. Köpek sonuçta, ısırır mısırır. İmrendiğimiz yakışıklı abilerimiz vardı, aşık olduğumuz romantik komedyen ablalarımız. Televole, pazar keyfi haftasonu eğlencemizdi, lakin gece geç biterdi bunlar. En bomba haberi de sona bırakırdı zalımlar. Çarkıfelek, ayşecik, olacak o kadar, reha muhtarla ana haber, uğur dündarla haşereli lokanta mutfakları.. Yeşilçam filmleri inandırıcı gelirdi, yabancı filmlerse daha inandırıcı. Annelerimiz gençti, babalarımız enerjik. Çanak anten, hidrolik direksiyon yeni yeni yaygınlaşıyordu. Kames top üç katlıydı, bisiklet bu çok yıllanmışsa bilye atardı. Gol atınca ya sergendin ya i. mansız, belki revivo ya da hagi. 9 aylık 21 aylık. Bakkalda çerezler çay bardağıyla cebe doldurulurdu, kese kağıdı lükstü demek ki. Spor ayakkabı çabuk yırtılırdı, çünkü futbol. Filmleri montajlı izlemek sıkmazdı, her filmde aynı sesleri duymak şaşırtmazdı. Bilgisayar bilimkurgu filmlerindeki abartılı bir icattı işte, onun yerine teletext vardı. Şirinler, tom&jerry, buckbunny, temel reis ve daha niceleri..Şimdi toprağın altındakilerin o zamanlar kucağında uyurduk, şefkate ikrama boğulurduk.

Monday, August 5, 2019

Beşiktaş, Semtlerin şahı

Beşiktaş İstanbul'un en baba semtlerinden biridir. Daha doğrusu ilçedir. Ev kiralarını kontrol ederseniz bunu daha net siz de görürsünüz. Ahırdan hallice evlere bile min 300-400 dolar kira istenir. Tutunmak zordur, tutunmanız da gerekmez zira. Gündüzden gelip takılmak neyinize yetmiyor. Boğaza sahili vardır. Boğazın zaten göbeğindedir. Üsküdarla karşılıklı aşk yaşarlar, motor vasıtasıyla mektuplaşırlar. Sahilinde aşıklar yalnızlar olgunlar genç kızlar, gitarcılar ve kaykaycılar eksik olmaz. Sağ kanadı kabataşa sol kanadı ortaköy bebek tarabyaya kadar uzanır. Sonrası sarıyerdir zira. Çarşısı vardır heykelli meykelli balık pazarlı. Meyhaneleri de boldur. Kitap evleri ve kırtasiyeleri. Kırtasiyesi her yere göre %10 daha pahalıdır. Berberi de. E malum, kiralar.. Balkan lokantası öğrencilerce ve yemeği ucuza getirmek isteyenlerce meşhurdur. Damağa değil direkt mideye hitap eder daha çok. Kafe istilası kadıköy gibi burda da mevcuttur. Hemen hepsi de doludur maşallah. Eviniz varsa eve araba sesinden çok insan sesi dolar şayet çarşıya yakınsa. Güzel semttir, yaşanılır. Evin de işin de burdaysa başka yere gitmene gerek kalmaz. Çırağan, dolmabahçe, yıldız sarayı da sınırları içindedir. Tabi sizin bunlarla pek işiniz olmaz. Beşiktaş ortaköy arası yürümesi keyifli sayılır ama yorar, bi de koridorvari olduğu için araba sesleri yankılanır sen de yanındakini bazen duyamaz onaylar gibi kafa sallamak zorunda kalırsın. Tarih de kokar modernite de. Kızları güzel erkekleri metroseksüeldir, esnafı insan sarrafıdır. Hayat gece geç saatlere kadar akmaktadır. 1e kadar karşıya motor vardır. O bitse de gece dolmuşlar taksimden gelip ordan geçer, kadıköye kadar gider. Metro da geliyodu en son. Bahçeşehirin kütüphanesi vardı ama artık öğrencisi dışındakileri almıyorlar. Dürümcü vardır yayıldıkça yayılan. Velhasıl Beşiktaş biraz sıkışık ve nisbeten pahalıdır, ama öyle görünüyor ki kıyamete kadar hep popüler kalacaktır.

İstanbul'dan ayrılmanın güzel yanları

İstanbul şüphesiz ki insanı kendine fena halde bağlayan bir şehir. "Bunu nasıl beceriyor" sorusunu cevaplamak kolay değil ama bu işi rahatlıkla gerçekleştirdiği aynen vaki. Bunun adı alışmak galiba. Cefasına da sefasına da..

Peki İstanbul'dan ayrılmanın güzel yanları yok mu? Bence var.

Bi kere her gün 24 saatinizin ortalama 2-3 saati trafikte heba olmuyor. Maslaktan zincirlikuyuya misal bir saatte gelmek durumunda kalmıyosunuz ki yürüyerek o kadar sürmez. Gerçi smartphonelar çıkalı beri trafikteki atıl zamanlar da görece değerlendirilebilir oldu. Bi şeyler okuyup, yazıp, izleyebiliyosunuz. Eskiden daha fenaydı yani. Yine de trafikte geçen süre ömür törpüsüdür. İnmesi binmesi aktarması, otobüsü ışığı beklemesi, sahil yolunun köprü ağzının kitlenmesi, yağmurlu havalardaki yavaşlama of of. Bu boşa harcanmayan vakti gittiğiniz yerde kendinize yatırım yapmak için kullanırsanız iki üç yılda ekstradan bikaç yeteneğiniz daha olmuş olur. Müzik aleti çalmak, site kurmak, branşınızda ilerlemek gibi. İstanbuldan çıkınca fakirliğinizi daha az hissedersiniz. Bi swiss otel her daim gözünüze çarpmaz, bi yük gemisinin armatörü olmadığınızı farketmezsiniz, beşiktaşın orta yerinde büfe işletmiyor oluşunuzu, bmw maserattiye binmiyo oluşunuzu, etilerdeki bilmem ne et lokantası önündeki kuyruğa dahil olmayışınızı.. Bunların hiçbirini farketmez orta halli bi zengin olduğunuz yanılsamasına kapılıp geçinip gidersiniz. Damacanaya para vermezsiniz, iline göre belediyenin çektiği doğal sular olur. Ordan bidonlarınızı doldurur çayınızi çorbanızı onla yaparsınız. Kalabalık noktalarda tedirgin olmazsınız. Zaten bir taşra kentinin en kalabalık yeri en fazla ne kadar kalabalık olabilir ki. Gereksiz kalabalıklara da maruz kalmazsınız. Ortaköyün, kız kulesi sahilinin, kadıköy rıhtımın her yerin ama her yerin o vıcık vıcık gereksiz kalabalığına. Özel tiyatroların gereksiz pahalı bilet fiyatları, konserlerin ücretleri, güzel ürünler sunan mağazaların mallarındaki uçuk etiketler, sinemaların haftasonu fiyat şişirmesi sizi ilgilendiren konular olmaktan çıkar. Etraftaki herkesin paşa torunuymuşçasına zengin oldukları yanılsaması da sizi terk eder. Dakikada 15 defa mutlu çift pozuna da maruz kalmazsınız. Ki özünde içiboş koftiden ilişkilerdir bunlar. Yine de dışardan süslü görünür ve yalnızlığınızı yüzünüze şamar gibi vurur. İşte onlar artık yoktur. Varsa bile nisbeten azdır. Adres sormak yoktur, vapuru kaçırmak da keza. Hergün önünden geçtiğiniz ve artık aile bildiğiniz meşhur yapıların yandığı, yıkıldığını, kiralandığını görmeniz de söz konusu olmaz. Taksiye binerken dedirgin olmazsınız yolu uzatır mı, adresi bilmiyormuş numarası yapar mı diye. Çünkü zaten taksiye binmezsiniz, gerek yoktur. Yutup, twitter, instagram ve chrome adres çubuğuyla dünyaya entegresinizdir zaten. İstanbulda olmak artık şart değildir. Derbi trafiği de sizi ilgilendirmez bu saatten sonra. Arkadaştan çok akrabaya yönelirsiniz. Düğün ve taziyelerin gediklisi olursunuz. Gıdaların doğalına bir adım daha yaklaşmış olursunuz. Azla yetinmeyi öğrenirsiniz.

Friday, August 2, 2019

Boğaziçi'yi farklı kılan özellikler

Bi kere şunu kabul edelim, Boğaziçi apayrı bi dünya. Hele ki liseden yeni gidenler için tam bi şok etkisi. Bunları niye diyorum, şunun için: Boğaziçi size birey olduğunuzu hissettiriyor. Özel olduğunuzu. Öyle endüstri bölümü, elektronik bölümü gibi uçuk bölüm öğrencisi olmanıza da gerek yok. Gerek hocalar gerek personel gerçekten çok kibar. Bi de özgürlükçü. Zaten ne demişler "Özgürlük zeki toplumlarda güzel sonuçlar doğurur." Gerçekten Boğaziçinde kimseye zarar vermemek şartıyla istediğiniz fikre ilişkin faaliyet yapabilirsiniz. Tabi şiddeti övmemek şiddete yönlendirmemek gibi doğal kayıtları var bunun da. Bunun haricinde Boğaziçinde alanında uluslararası yetkinliğe sahip hocalardan ders alırsınız. Yale'den Stanford'da efendime söyliyim University of Chicago'dan falan mezun hocalardan ders almanız işten bile değil. Bi de Boğaziçinde şunu çok duyarsınız "MIT'den kabul aldım, Cambrigde staj yapacam" gibi ifadeleri sıkça duyarsınız. Bu bahsettiğim üniler dünyada ilk 50de aşık atan üniler yani. Bu anlamda Boğaziçi size Türkiye ile yetinmemenizi, dünya vatandaşı olmanızı dünyayla yarışmanızı alttan alta salık verir. Söylemeye gerek var mı bilmem ama Boğaziçinde kazanacağınız ingilizce ingilterede 3 yıl yaşamaya denk bence. Yani o derece ilerler ingilizceniz. Böylece gerek internetten gerekse yabancı kaynaklardan yararlanma katsayınız müthiş artar. Bunun yanında ikinci bir yabancı dil öğrenmeniz de kolaylaşır. Boun size bu imkanı da açtıģı derslerle bedava sunar. Tabi boş kota bulabilirseniz. Rağbet çok çünkü. Tabi şunu da söyleyeyim Boun demek çok çalışmak demek. Curve de var zaten. Bunu da unutmayın. Bounda sistem oturmuştur, acı sürprizlerle karşılaşmazsınız. Ders seçimi, danışmanlık, hoca projesinde yer alma, öğrenci işleri, burs ofisi, yurt müdürlüğü hepsi kuralları belli bi şekilde çok titiz çalışır. Sizi ilgiyle dinleyip her ne yapılması gerekiyorsa itinayla yaparlar. Bounun sosyal imkanlarını saymaya gerek var mı bilmiyorum. Fitnessi kapalı açık yüzme havuzu çim sahası yurtları kafeteryaları kantinleri basket sahaları o meşhur çimleri manzarası petekleri stepsleri kütüphanesi çalışma salonları.. Bunların hiçbiri atıl değildir, hepsi hayatınızın bi parçası olur. Yine sporfestleri, taşoda konserleri, etkinlikleri, klasik müzik konserleri, seminerler, tiyatrosu, açık hava sineması vs de boldur. Zaten istanbulun kendisi de bu gibi faaliyetler için yeterli olanak sunuyor. Kısacası boğaziçini eğer hakkını vererek okursanız yani çok çalışır ve etkinliklerden nasipsiz kalmamayı bilirseniz ordan edineceğiniz birikim ve network size bi ömür boyu yeter.

Tıp okumayı güzel yapan nedenler

Tıp okumayı hoş kılan bi sürü neden sayılabilir elbette. Herkes kendi meşrebince bi şeyler bulabilir. Bence tıp okumayı güzel kılan başlıca şey mensuplarına iş garantisi ve ortaüstü bi gelir vadetmesi. İnsanın kendini güvende hissetmesi gibisi var mı sahi. İhtiyaçlar hiyerarşisinde de güvenlik ve temel beşeri ihtiyaçlar tabanda yer alıyor zaten. Bizimki gibi orta ölçekli ülkelerde iş garantisi azbuz şey değildir doğrusu. Bir diğer sebep insanın doğasını, biyolojik ve kimyasal yapısını, sağlıklı yaşamın sırlarını vs öğreniyor olmak. Tabi bazı kısımlar zamanla unutuluyor da yine de geriye kalan kısım insanı mutlu edebiliyor. Meslek hayatında hasta bireylere şifa sunma yönü de size bir vicdan konforu sunabilir. Bütün ağırlığına ve ciddiyetine rağmen derslerde bazen müthiş espriler dönebiliyor. Bu da tıp fakültesini çekilir kılan tadımlık anlardan biri olabiliyor. Derslerin büyük amfilerde işlenmesi zaman zaman boğucu olsa da yine de güzel dostlukların kurulmasına ve geniş bi çevre edinmeye vesile olabiliyor. Hatta belki 6 yılın sonunda hayat arkadaşınızı buradan bulmanıza bile imkan tanıyabilir. Tıp hocalarıyla muhattap olmak da ayrı bi güzellik. Genelde sizi önemseyen anlayışlı insanlar oluyor bunlar. Tıpta bir başka güzellik kendiniz gibi insanlarla karşılaşıp kaynaşma ihtimalinizin yüksek olması. Bu durum iyi üniversitelerin diğer bölümlerinde de mümkün fakat tıpta kontenjan yüksek olduğu için daha fazla mümkün. Tıptaki elemanlar genelde zirvedeki yalnızlığı temsil etse de yine de iletişimleri güçlü oluyor genelde. Bir başka güzellik de tıptaki çocukların genelde beyefendi ve hanfendi olması. Çoğunlukla kibarlar. Bilimi, sanatı, gelişimi, yeni şeyler öğrenmeyi, anlamayı önemserler. Dünya görüşleri farklı olsa da bu durum kabalığa dönüşmez. Umarım tıpçıların bu yönleri gelişerek ilerler. Tıpın bir diğer getirisi de sosyal yaşamınızda göreceğiniz saygınlık. Daha okurken bile ailede bi yumuşama olur. Üzerinize gelmezler, talepleriniz kabul görür, tolere edilir belki örnek gösterilirsiniz falan. Tıp ucu açık bi bölün olduğu için eğer yeterli emeği gösterir ve yatkınlığınız da varsa yurtdışına da gidebilirsiniz. Tabi bunun çok nadir olduğunu söylemem lazım. En azından orta halli üniler için. Tıpta çoğunlukla curve (çan eğrisi) olmadığı için not paylaşımı sorun olmaz. Paylaşmanın erdem olduğu fikri amfidekilerce kabul görür. Yine bu çocuklar çalışkandır, ilk komiteleri kötü bile olsa kolay kolay havlu atmazlar. Buna şahit olmak sizin için de motivasyon kaynağı olur.  Elbette ki bu anlattıklarımın istisnaları vardır ama benim fikrim bu yönde.

Thursday, August 1, 2019

Tıp fakültesi Vs. Hukuk Fakültesi

Tıp mı, hukuk mu? Biri sayısalcıların diğeri EA'cıların rağbet ettiği iki bölüm.

Hangisi daha zor?


Bi kere tıp açık ara daha zor. Geçme notu fakülteden fakülteye değişmekle beraber genelde 60 bazen de 65. Bazı dersler gerçekten sıkıcı olabiliyor, ya da bazı konular diyeyim. Yine de insan vücudunun detaylarını görmenin kendince bi keyfi olabiliyor. Bi sürü slayt birikiyor her komite ve öğrenilmesi, ezberlenmesi gereken çıkmış sorular da yanında bonus. Bazı slaytlar güzel hazırlanmış oluyor, bazılarıysa derme çatma. Sınav dönemleri gerçekten stresli geçiyor eğer ki sınırda bi öğrenciyseniz. Günlük çalışabilen ve düzenli tekrar atabilenlerdenseniz sizin için kaygılanacak bi durum yok. Muhtemelen 70-75le geçersiniz. Fakülte de önemli, kazanabiliyorsanız büyük fakülteleri yazın derim. TUS'a etkisi, katkısı tartışılır belki ama köklü ünilerin daha iyi tıp nosyonu kazandırdığını düşünenlerdenim. Alakasız belki ama siz yine de denize kıyısı olan bi ili seçin bence, denizi hele ki boğazı seyretmek gibisi var mı ya, dinlenirken özellikle. Tıpçı için en ideali ailesiyle kalmaktır. Çok boğucu bir aile değilse tadından yenmez. Yemek bulaşık çamaşır ve bilumum vakit alan sorumluluklar olmadan ders çalışacak bi sürü zaman bulursunuz, geçmesi-bitirmesi nisbeten kolay olur. O yüzden bence aile de gidilen yere taşınsın eğer iyi üni kazanılmışsa. Tabi bu zor da bi durum, düzeni bozmak büyük şehirde geçinmek uyum sağlamak falan aile için. Şık bi puan alıp sırf aile için taşra ünisini yazmak da ne bileyim, sanki biraz sakil kaçıyor.


Peki ya hukuk?

Hukuk da kendince zordur ama bi tıp değil tabi. Dersi geçmek için bi ton fırsatın olur..Final,büt, yaz okulu.. Dersten kalınca bi dahaki yıl sadece o dersi alttan alırsın, tıp gibi sene tekrarı yapmazsın yani. Hukuk hayatı ve devleti öğretir. Ceza hukuku, haciz, deniz ticareti, fikri sinai haklar, anayasal haklar, milletler arası özel hukuk, yabancıyla evlenme, miras, çek-bono, zamanaşımı, vergi, tapu kaydı... ve daha bir sürü şeyin iç yüzünü görürsünüz. Bu açıdan güzeldir, hayata bakışınız değişir-dönüşür. Ama iş bulması sıkıntılıdır. Mezun sayısı da sürüsüne bereket.. Kısacası hukuk fakülteleri de iibf'nin izinden gitmektedir. Bu hızla giderse hukuk mezunu işsiz sayısı büyük bi yekun tutacak gibi duruyor. Hukuk her türlü okunur, yurtta aileyle vs. Tıpçının nerdeyse dörtte biri kadar çalışsa 3 ortalama yapar bence. Okurken havalıdır da bitince o hava pek kalmaz. Kamuda iş yelpazesi geniştir aslında tabi bölümü hakkını vererek okuduysanız.